YERYUZUNE iNEN MELEK


Bu İşte Bir Gariplik Var…..

Ayrılığın ustası olunmuyor sevgilim…

Yaralı bir kuşun kanat çırpışları gibiydi birbirimize son dokunuşumuz. Zayıf, titrek ve soluksuz… Binlerce cam kırığı içimizde, kulağımızda binlerce uğultu, ayrılanlara özgü umutsuzluk ve belirsiz bir sonsuzluk… Böyle bir gidiş hayal etmemiştik ikimiz de… Sanki bir yerlerde bir dağ çöktü, bir şehir yıkıldı, altında kaldık. Ah sevgilim, ne çok ağladık…

* * *

“Bu son” deyip birbirimize sarıldığımız o anın içimde yarattığı fırtına hala dinmedi. “Bitti işte, artık bitti…” Ne cümle ama… Bitmek bilmez bir

kış mevsimini yaşıyor yüreğim. En sevmediğim mevsim… Senden bana kalan dayanılmaz bir hasrettir, bir de yürek yarası. Acıyor içim, kanıyor yüreğim. İsyan etmek istiyorum, haykırmak istiyorum, susuyorum. Seni susuşlarda yaşıyorum…

* * *

Düşlerimi yükledim bir gemiye, bilinmez limanlara doğru yola çıkardım. Sen neredeysen, belki bulur diye. Sana ulaştığında belki yüreğimin kanamasını durdurur diye… Her gidiş bir bitiştir, bunu biliyorum ama her bitiş bir başlangıç değilmiş, öğreniyorum. Gelmeyeceğini bile bile, bir daha sana asla dokunamayacağımı bile bile özlüyorum. Delilik işte…

* * *

“Ağlamayalım” demiştik, ben sözümü tutamadım. Şarkıları ne yapacağız söylesene, ya bu şehrin sokaklarını? O gece, giderken içtiğin şarabı koyduğum kadehi yıkamadım, sakladım. Bazen, hasret artık dayanılmaz olduğunda masanın başına o kadehi koyuyorum. “Şarabın gazabından korkmadan” seninle içiyorum. Sarhoş olamıyorum mesela. Meğer ben bir tek seninle güzelleşiyormuşum…

* * *

Bakma sen bunun bir ayrılık yazısı olduğuna, biraz toparlanınca daha güzel anacağım seni. Ama şimdi yalnızlığımla sancılarımla, yaralarımla yüzleşiyorum. Seni sevmek yerine, bıraktığın acıları seviyorum. Acım bittiğinde sen de bitmeyesin diye, uzattıkça uzatıyorum. Kime ne? Beni görenlerin “Toparlan artık” demesi umurumda bile değil. Mutluyum böyle, yokluğunun tutkunuyum…

* * *

Geçmişe dair hiçbir soru yok aklımda. Hiç şüphem yok bir zamanlar beni sevdiğinden. En azından İstiklal Caddesi kadar… “Aralıkta İstiklal’e gelme” demiştim ya, şimdi gel, istediğin zaman gel. Bana acı vereceğini bilsem de gel… Görmesem de oralarda olduğunu bileyim yeter. İstiklal’e anlamını veren senmişsin sevgilim, sen…

* * *

“Sevgilim” demekten vazgeçemeyişim… Sadece bir ağız alışkanlığı değil bu, seni hâlâ sevgilim olarak hissettiğim için. Ben çoktan kabullendim de, yüreğim isyanda, çaresizim. Dilimi tutsam, yüreğim konuşuyor, “Sevgilim” diye inletiyor evimi. Senden vazgeçmesi çok zor olacak, seni silip atamıyor. Elimde olsa ben çıkarıp atacağım yüreğimi yerinden.

* * *

Madem bir ayrılık yazısı bu, madem bir daha böylesi yazılmayacak, mutluluk dilekleriyle bitirmemi bekleme. Bensiz yaşadığın mutluluğu zerre kadar önemsemiyorum. Bir beddua değil bu, mutluysan mutlusundur, yapacak bir şey yok. Ama ben bunu dileyemem. İkiyüzlülük yapamam. Mutlu ol ama benimle mutlu olduğun kadar hiç kimseyle mutlu olma diyebilirim sadece… Ayrılığın ustası olunmuyor sevgilim, ayrılık öğrenilmiyor. Şimdi izninle, gözlerime batan dikenleri çıkaracağım ve yüreğime pansuman yapacağım…

Beni Bir Tek Aşk Aldatmadı / MEHMET COŞKUNDENİZ

FATİH SULTAN MEHMET

Fâtih Sultân Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne Sarayında Hüma Hâtun’dan dünyaya geldi. Annesi onun gerçek saltanatını görmeden 1449 yılında vefât eyledi. Bir görüşe göre 19 ve bir diğerine göre 21 yaşında babasının vefatı üzerine üçüncü defa saltanat koltuğuna oturdu ve sınırları Tuna’dan Kızılırmak’a kadar genişleyen Devletinin başşehri olarak İstanbul’u almak ve Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olmak en büyük ideali idi.

İstanbul’u almak için Boğaz’a hâkim olmanın şart olduğunu bilen Sultân Mehmed, 1452’de Boğazkesen Hisârı dediği Rumelihisârını inşa ettirdi. Karşısında Yıldırım’ın inşa ettirdiği Anadoluhisârı yükseliyordu ve artık Osmanlının izni olmadan boğazı geçmek mümkün değildi. 1 Eylül 1452’de Edirne’ye dönen Sultân Mehmed, hemen kendisinin planlarını çizdiği topların dökümüne başladı. Deneyler yapıldı ve dünyanın harp aletleri alanında harikaları vücuda getirildi.

Planı sezen İmparator zor durumdaydı; zira Bizans ikiye ayrılmıştı. Avrupa, yardım için Katolik olmalarını istiyor ve Ortodokslar ise hayır diyordu. 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da Katolik ayini yapılması, Sultân’ın işlerini kolaylaştırıyor ve Bizans Başbakanı Notaras, “Bizans’ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim” diyordu. Bizans’lılar parlayan ateşlerine ve Hz. Meryem’e güveniyorlardı. Ancak 1453 Şubatında Edirne’den yola çıkan toplar 5 Nisanda İstanbul önlerine geldi. 6 Nisan’da muhasara başladı. 53 gün süren muhasara sırasında Fâtih’in ordusu, tarihe geçen kahramanlıklar yazdı. Bizans’ın Galata ile Sarayburnu arasına gerdiği zincirler, Osmanlı donanmasının karadan yürütülerek Haliç’e girmesiyle parçalanmıştı. Muhasaranın 53. Günü Hz. Peygamber’in müjdelediği fetih 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti ve Osmanlı ordusu tekbir sesleriyle Topkapı ve Eğrikapı yönlerinden İstanbul’a girdi. Ayasofya’ya sığınan on binlerce insanın burnu bile kanamadı ve İslâm Hukukunun bu konudaki hükümleri aynen uygulandı ve herkese temel hak ve hürriyetleri tanındı.

Fâtih’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’un maddi ve manevi imar edilmesidir. Bu işi tamamladıktan sonra Belgrad hariç bütün Balkanları Osmanlı Devleti’ne ilhak eyledi. Batıyı emniyete aldıktan sonra, kendisine pürüz çıkaran Karamanoğulları ve İsfendiyaroğulları Beyliklerini tamamen ortadan kaldırdı. Bu arada Bizans’ın artığı olan Trabzon’daki Pontus İmparatorluğu da 1461 yılında tamamen tasfiye edilmiş oldu. Komutanlarından Gedik Ahmed Paşa, Kırım’ı aldı.

Bütün bu fetihler, başta Abbasî Halifesi olmak üzere herkes tarafından takdir edilirken, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Fâtih’e kafa tutuyordu. Bunun üzerine Erzincan civarındaki Otlukbeli denilen yerde 1473 tarihinde bu sıkıntı da bertaraf edildi ve artık Osmanlı devleti Toroslara kadar genişledi. Fâtih Sultân Mehmed, yeni bir harbin hazırlığında iken, 1481 yılında 51 yaşında Gebze’de vefat etti. 28 yıllık padişahlığı süresince 2 İmparatorluk, 14 devlet ve 200 şehir fethederek Fâtih ünvanını Hz. Peygamber’den alan Sultân Mehmed, devletin sınırlarını 2.214.000 km2’ye genişletmişti ki, bu 3 Türkiye Cumhuriyeti eder demektir. Balistikteki keşifleri, Matematik ilmindeki dehası, dinî ilimlerde büyük bir âlim olması, Arapça, Farsça, Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve benzeri önemli dünya dillerinden dokuzuna vâkıf olması, onu Osmanlı tarihinin en büyük askeri, devlet adamı ve âlimi olduğunu, düşmana ve dosta söyletmiştir.

Ona bu büyük fetihte yardımcı olan devlet adamları arasında, Çandarlı Halil Paşa, Mahmûd Paşa, Rum Mehmed Paşa, İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Zağanos Mehmed Paşa, Balaban Bey, Bali Bey ve benzeri çok sayıda devlet adamı ve komutanları saymak mümkün olduğu gibi, manevi komutanlar arasında ise, asrının büyük âlimlerinden ve maneviyât erenlerinden, Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Akşemseddin, Hızır Bey, Hocazâde Efendi, Molla Vildân ve Molla Şeyh Vefâ ve benzeri zatları zikretmek icabeder.

ZEVCELERİ: 1- Gülbahar Hâtûn; II. Bâyezid ile Gevher Sultân’ın annesi. 2- Gülşah Hâtun; Karaman Oğullarından İbrahim Beğ’in kızıdır. 3- Sitti Mükrime Hâtun; Dülkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır. 4- Çiçek Hâtun; Türkmen Beyi kızıdır. 5- Helene Hâtun; Mora Despotu Demetrus’un kızıdır. 6- Anna Hâtûn; Trabzon İmparatorunun kızıdır; evlilikleri kısa sürmüştür. 7- Alexias Hâtun; Bizans Prenseslerindendir. ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Sultân Mustafa Hân. 2- Gevher Sultân. 3- Şehzâde Cem Hân. 4- Şehzâde Bâyezid Hân. 5- İsmi bilinmeyen iki kızı.

BOĞA

                                         21 NİSAN - 21 MAYIS

  • Gurubunuz  : Toprak
  • Uğurlu gününüz  : Cuma
  • Uğurlu sayınız  : 6
  • Uğurlu taşınız  : Zümrüt
  • Uğurlu renkleriniz : Pembe, açık mavi, krem
  • Uğurlu çiçekleriniz : Kırmızı gül, pembe karanfil
  • Uğurlu kokunlarınız : Karanfil, müge, elma çiçeği
  • Uğurlu müzik  : Senfoniler
  • En bilirgin özelliğiniz : Dayanıklılık
  • En büyük emeliniz : Ün
  • En büyük hatanız : İnat
  • En büyük arzunuz : Büyük servet

Boğalar dikkatlerini toplama yetenekleri ve amaca bağlıkları ile tanınırlar. Boğa burcunu tanımlayan cümle “SAHİP’İN” dir. Başkaları ile uyum sağlamakta güçlük çekmezler. İnsanlara yardım etmekten hoşlanırlar. Bu yüzden başı dertte olan arkadaşları Boğa’lara güvenebilirler. Boğalar evlilik, yuva ve meslek konularında güven içinde olmak isterler. Biraz can sıkıcı olmalarına karşın çok sabırlı , sevimli ve sıcak kanlı kişiler olurlar. Kolay kolay riske atılmazlar çünkü kendilerini koruma iç güdüsü çok gelişmiştir. Boğa burcu toprak grubundan olduğu için somut şeylerle uğraşmayı sever, uygulamalı işlerde başarılı olur. Yaşamın gerçekleri ile uğraşmakla ruhsal yönden doyuma ulaşırlar. Rahat düşkünlüğü, zevk ve doyum bu burcun insanlarını temel özellikleridir. Bunları sağlayabilecek koşulları elde ettikten sonra hiçbir dünya zevki onları çekmez. Parayı rahata kavuşmak için bir araç olarak görür, amaçlarına ulaşmakta hiçbir engel tanımazlar. Başarıya hayrandırlar. Başarılı insanlar onları amaçları konusunda etkileyebilirler. Biraz tutucu olduklarından kendilerine bir yaşam biçimi seçtikten sonra onları değiştirmeleri zordur. Her şey yolunda gidiyorsa, daha iyisi için bile olsa değişiklik gereği duymazlar.

Boğalar çok zor kışkırtmalara kapılır ama öfkelendikleri zaman geçinilmesi zor ve yırtıcı kişiler olurlar. Özellikle evlilik yaşamında kışkançlığını dürterek onları çok kızdırabilirsiniz. Zaman zaman çok inatçı olur, kendilerine ne yapmaları gerektiğinin söylenmesinden hiç hoşlanmazlar.

Onlara yol gösterilebilir ama güdemezsiniz; Çalışkan ve dikkatli oluşlarının yanı sıra mantıklı düşünen kişilerdir. Bir karar verdiklerinde onları yerinden oynatamazsınız. Bir işe girişmeden önce her olasılığı göz önüne alır, hiçbir olayın içine dalmazlar. Zamanlarını sabırla kullanırlar.

Biraz yavaş , pek özgün olmayan ama çok yapıcı bir zihinleri vardır. Onlardan yeni ve parlak düşünceler beklemeyin. Merküri Boğa burcunda ise, bir konu hakkında ne düşündüğünü sorarsanız düşüncesini size söylediği anda tartışma bitmiştir artık düşüncesini değiştiremezsiniz. Merküri ikizler burcunda ise tartışmaya biraz daha açık olabilirler. Dikkatli ve programlı çalışırlar ama önemsiz değişiklik bile onları hemen altüst eder.

Yemek yemeyi çok severler. Bazı zayıf tipler aşırı yemekten ve içmekten cinsel canlılıklarını yitirirler. Cinsellik, boğalar için yaşamın vazgeçilmez zevklerinden birisidir. Sahip olma içgüdülerinin kuvvetliliği duygusal yaşantıları içinde geçerli olduğundan, sevdikleri kişinin tümüyle kendilerinin olmadığını hissederlerse üzülürler.

Boğa burcunu yöneten gezegen Venüs olduğu için yapacaklarının yararlı bir sonuç verip vermeyeceği konusunda karar alıncaya dek kendilerinden bir şey vermezler. Ancak bağlılık duygularının güçlü oluşundan ötürü dostlarının sorunlarını dinler, yardım etmeye çalışırlar. Duygusallıklarının yanı sıra aydın kişiler olduklarından kendilerinden zayıf kişilerle evlenirlerse mutsuz olurlar.

Boğalar güçlü duygularını kolay anlatamazlar. Kimi boğalarda alçak gönüllülüklerinden kaynaklanan aşağılık kompleksi vardır. Sevilip sayıldıklarına zor inanırlar.

İyi bir çiftçi, işadamı, inşaatçı, mimar, heykel tıraş, şarkıcı, kuyumcu, banker yada muhasebeci olabilirler. Hızlı kent yaşamı yerine kırsal yerlerde yerleşmeyi yeğ tutar, bahçe işleri ile uğraşmaktan hoşnut olurlar. Büro çalışmasını sevmedikleri halde memurluğun garantisi ve güvenliği onlar için her zaman çekicidir. Müzik ve el işleri boş zamanlarının en başta gelen uğraşlarıdır.

Tutucu içgüdülerinden ötürü genç kuşakla arlarında bir köprü kurmaları zordur. Disiplin anlayışları çok katıdır. Çocuklarının onların düşüncelerini beğenip beğenmediklerine pek aldırış etmezler. Onların öğrenimi için ellerinden geleni yaparlar. Parayla alınabilecek herşeyin en iyisini satın alırlar.

Boğa burcunun doğan çocuklara oyuncak ve oyunlarının arkadaşlarıyla paylaşmaları gerektiği öğretilmelidir. Disipline kolay uydukları için okulda mutludurlar. Kurallara uymaktan hoşlanırlar. Yavaş ve gayretle çalıştıklarından zorlanmamalıdırlar.

KIZ KULESİ


EFSANELER

Asya ile Avrupa’nın kesiştiği noktada Boğaz’ın ve İstanbul’un 2500 yıllık tarihine tanıklık eden Kızkulesi, asırlar boyunca pek çok efsaneye de konu olmuştur

Yüzerek geleceğim sana.
Güzel kız, senin sevgin uğruna,
Sana geleceğim.
Sen beklerken beni ürkek bakışlarla,
Yüzerek geleceğim sana.
Dalgalar gemilere bile geçit vermese,
Yüzerek geleceğim sana.
Azgın dalgalar arasından…


Hero ve Leandros’un ölümsüz aşk hikayesi…
Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikâye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikâyesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikâye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Delikanlının ateşli ve hüzünlü bakışı Hero’yu etkiler. İki aşık, yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi, bu kısacık zaman diliminde, kalplerinin artık başka bir insan için çarpmayacağını anlarlar. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar.
Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero’nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, Boğaz’ın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden Boğaz’ın sularına bırakır.


YILANLI HİKAYE
Hero ve Leandros’un, kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikâyesinden başka bir de; Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikâyesi vardır.
Bizans imparatorunun bir kızı olur. İmparator buna çok sevinir ve kızının doğum gününü, ülkesinde bayram ilan eder.
Her yıl, prensesin doğum günü bayramı görkemli bir şekilde kutlanır. İmparator, bilginlerinden, kızının tahta hazırlanması için eğitilmesini ister. Fakat bilginlerin en yaşlısı, imparatora, kızının on sekiz yaşına basmadan bir yılan tarafından sokularak öleceğini kehanet eder. Bunun üzerine imparator, denizin ortasındaki küçük bir adacık üzerinde yer alan kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir.
Böylece yıllar geçer. İmparatorun kızı on sekizine basmak üzeredir. Ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır.
İmparator, kızının ölümüne çok üzülür ve kaderden kaçılamayacağını anlar. Kızı toprağa gömülürse, yılanlara yem olacağını düşünerek, prensesin cansız bedenini mumyalatıp pirinç bir tabuta koydurur. Tabutun da Ayasofya’nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini emreder. Böylece, kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünür.
Bugün, bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, prensesi, ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılır.


ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ
Kızkulesi ile ilgili olarak en sık anlatılan hikâyelerin sonuncusu ise Osmanlı Dönemi’nde geçer.
Hikaye; Battal Gazi’nin askerleri ile birlikte Kızkulesi’ne baskın yaptığını ve kulede saklanan hazineleri alarak, burada yaşayan Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığını anlatır. İstanbul’u (Constantinopoli) kuşatmaya gelen Battal Gazi, kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kızkulesi önündeki kıyıya karargahını kurar ve yedi sene burada kalır.
Hikayeye göre, Battal Gazi’nin Üsküdar kıyılarında bu kadar uzun süre kalmasının asıl nedeni, Tekfurun kızına aşık olmasıdır. Üsküdar Tekfuru, Battal Gazi’nin korkusu ile kızını, hazineleri ile birlikte kuleye kapatır. Şam seferini tamamlayarak Üsküdar’a dönen Battal Gazi, kayık ile Kızkulesi’ne gelerek, Tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikâyeden gelir.
 Bu hikâyeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir.
Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir. Antikçağ’da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır.
Bu eşsiz yapı, günümüzde ise “Kızkulesi” adı ile bütünleşerek, bu isimle anılmaya devam etmiştir.